Bu makale, dijitallik olgusunu teknik, işlevsel ya da toplumsal bir mesele olmanın ötesinde, temelde felsefi ve ontolojik bir sorun olarak ele almaktadır. Dijitalin, ne tür bir varlık kategorisine ait olduğu sorusundan hareket eden çalışma, hem öz hem de varoluş düzeyinde özgün bir varlık türü oluşturduğunu savunur. Buna göre dijitalin özü matematiksel, varoluşu ise imaj ve kopya biçiminde tezahür eden görsel bir somutlukta temellenmektedir. Bu iki düzey arasındaki gerilim dijitalin ne bütünüyle soyut ya da somut, ne de sonlu ya da sonsuz olarak tanımlanmasını mümkün kılar. Böylece dijital, klasik felsefenin kategorik ayrımlarını aşan ve bunların sınırlarında yer alan melez bir varlık biçimi hâline gelir. Çalışmada, dijitalin özünde barındırdığı matematiksel yapı, değişmezlik ve kapalılık özelliğiyle ele alınmakta; buna karşılık varoluş biçiminin, imaj kavramı üzerinden yüzeysellik, indirgeme ve anlam kaybı ile karakterize olduğu belirtilmektedir. Dijital; anlamı, uzaklığı ve derinliği ortadan kaldırarak varlığı yüzeysel, ölçülebilir ve tekrarlanabilir bir forma indirger. Bu durum, Derrida’nın “metafizik şiddet” ve Levinas’ın “aynının başkaya yönelen şiddeti” kavramlarıyla ilişkilendirilerek, dijitalin varlığa ve öznelliğe yönelttiği yeni bir baskı biçimi olarak yorumlanmaktadır. Makale, bu dönüşümün yalnızca ontolojik değil, aynı zamanda bilişsel ve toplumsal düzeyde de etkili olduğunu öne sürer. İnsan aklı ve algısı, sonlu–sonsuz, soyut–somut gibi asimetrik ikilikler üzerine kuruluyken, dijital olan bu farkları silikleştirerek anlamın zeminini bulanıklaştırmaktadır. Sonuçta “dijital varlık”, biçimsel mükemmellik ve sonsuzluk yanılsaması altında hakikatle temasın yerini simülasyonun aldığı, hem düşüncenin hem de varoluşun alanını daraltan yeni bir varlık kipine dönüşmektedir.
Muhammet Bakır (Tue,) studied this question.